KAAT’I SANATI



KAATI ‘ ( Kağıt Oyma ) SANATI :
Kaynağı Uzakdoğu olan kaatı, kağıt veya deri üzerine çizilmiş yazı ve motifin özel bir keski ile oyularak başka bir zemin üzerine, nişasta ve su ile yapılan “muhallebi” adıyla bilinen özel bir yapıştırıcı ile yapıştırılması işlemidir. Kağıtta sabrını deneyen kişilere “katta” adı verilir.
Kağıt oyma işi yapılırken, eskilerin kullandıkları “ kalemtraş “ veya “ nevregen “ yerine “ kretuar “ adı verilen yeni keskilerden ve küçük kıvrık uçlu tırnak makaslarından yararlanılır.
Origami, trigami, ebrulu kağıtlar ve aherli renkli kağıtlar kullanılan malzemelerdendir.
Kaatı; yalın kat oyulabileceği gibi değişik renkdeki kağıtları üst üste yapıştırarak da oyulabilir. Böylelikle bir defada birkaç örnek birden kesilmiş olur. Oyulup çıkarılan motife “ erkek oyma “, oyulan kısma ise “ dişi oyma “ denilir.
Oymaları eski cilt kapaklarında, albümlerde, el yazmalarında ve hat levhalarda görebileceğimiz gibi, bazı yazı çekmecelerinde de manzaralar ve vazolu buketler şeklinde görmemiz mümkündür.
Tarihte önemli örnekleri ile karşımıza çıkan kağıt oymacılığı Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman devirlerinde parlak dönemler yaşamıştır.
XVI. yüzyıldan günümüze gelişerek ulaşmış olan kaatı, her çağın anlayışında kendisine yer bulmuş bir sanattır.
XVII. yüzyılda ülkemizi ziyaret eden batılı seyyahların satın aldıkları albümler aracılığı ile Avrupa’ya götürülen bu sanat dalı, orada da benimsenmiş ve
İngilizcede : paper filigre , paper-cut , silhouette-cutting
Almancada : silhoutten kunst , scherenschnitt
Fransızcada : L’art de la silhouette , decoupage
adları altında tanınmıştır.
Kağıt oyma sanatı dünyada başka başka ülkelerde de uygulama alanı bulmuştur.Bunların arasında aşağıdaki ülkelerde sıralanabilir.
Polonyada : wycinanki
Meksikada : papel picado
Hindistanda : sanjhi
Japonyada : monkiri
XVIII. yüzyılda diğer süsleme sanatları ile birlikte unutulmaya yüz tutan kaatı sanatını tekrar hayata geçiren ise; merhum Ord.Prof.Dr.A.Süheyl Ünver olmuştur. Bugün onun yetiştirdiği kişiler onun çizdiği yolda yeni öğrenciler yetiştirmektedir.
KAYNAK : Dürdane Ünver.

TEZHİP SANATI



Tezhip Farsça bir kelimedir. Altın ile süsleme anlamına gelen tezhip, Ferman, berat ve Kur’an ayetleri gibi değerli evrak ve levhaların yüksek manevi değerini ifade etmek amacıyla gelişen bir sanat dalıdır. Kanuni Sultan Süleyman Devri (1520-1566) tezhip sanatının en parlak dönemlerindendir.
Tezhip çalışmalarında, özellikle zahriye, serlevha, sure başları ve hatime sahifelerinde zengin bir işçilik ön plana çıkar. Altının çokça kullanıldığı bu dönemin karakteristik rengi laciverttir. Tezhipte temel malzeme altın ya da boyadır. Altın, dövülerek ince bir tabaka haline getirilmiş varak olarak kullanılır.
Altın varak su içinde ezilip jelatinle karıştırılarak belli bir kıvama getirilir. Boya ise genellikle toprak boyalardan seçilirdi. Sonraları sentetik boyalar da kullanılmıştır. Tezhip sanatçısı (müzehhip) bir kağıdın üstüne çizdiği motifi önce sert bir şimşir ya da çinko altlığın üstüne koyarak çizgileri noktalar halinde iğneyle deler. Sonra bu delikli kağıdı uygulanacağı zeminin üstüne koyarak delikleri yapışkan bir siyah tozla doldurur.
Delikli kağıt kaldırıldığında motifin uygulanacak zemine çıktığı görülür. Bu motif iyice belirginleştirilip altınla ya da boyayla doldurularak tezhip meydana getirilir.

ÇİNİ SANATI



Osmanlı tarihinden günümüze kalan en özel ve nadide miraslardan biri olan çini sanatı, hala gündemini korumaktadır. Cami ve türbelerin duvarlarında karşılaştığımız bu sanat dalı, köşk ve sarayların dış ve iç cephelerini de süslemektedir.Seramik sanatı olarak da adlandırılmaktadır. İnce detaylar ile işlenen ve işlenen objelere hayat veren Osmanlı tarihinin en gözde sanat dalı, günümüze kadar değerinden bir şey kaybetmeden devam etmektedir.
Vazo, tabak, sürahi ve çeşitli kap kaçaklara işlenen motifler ve renklendirmeler ile oluşan eserler, şimdilerde ev ve çeşitli mekanların dekorasyonu olarak kullanılmaktadır. Karahanlılar tarafından geliştirilen çini sanatı, daha sonraları diğer Türk devletleri tarafından da geliştirilmeye başlanmıştır. En parlak dönemini Osmanlı Devletinin kuruluşunda yaşamıştır. Anadolu Selçuklu Devleti ve Büyük Selçuklu Devleti, hakimiyet altına aldığı yerlere cami, medrese, saray inşa etmişler ve bu sanatı, mekanların çeşitli bölgelerine yansıtmışlardır. İznik Yeşil Cami, Bursa Yeşil Cami, Bursa Muradiye Camisi, Edirne Muradiye Camisi, Edirne Şah Melek Paşa Camisi, Çinili Köşk, İstanbul’da Yavuz Sultan Selim Camii ve Türbesi, Haseki Medresesi, İstanbul Mahmut Paşa Türbesi, Osmanlı Devletinin İlk örneklerini taşımaktadırlar. Daha çok geometrik desenleri yansıtan eserler, zamanla daha farklı bir boyut kazanmıştır. Bitkisel kökenli desenler, yazılar, lacivert, sarı, türkuaz, siyah gibi renkler, bu sanat dalında daha çok kullanılmıştır.
Çini Sanatının meşhur olan ustası Baba Nakkas, bu sanat dalına çok özel örnekler sunmuştur. Ve daha farklı boyut kazanmasına, gelişmesine ve yayılmasına ön ayak olmuştur. Yavuz Sultan Selim döneminde ise birçok sanatçı yetiştirilmiş ve renk, desen çeşitliliği artırılmıştır. Altın sarısı, fıstık yeşili, kırmızı gibi birçok renk eserlerde, kullanılmıştır. Mozaik türü eserlerin yerine sır altı boya tekniği geliştirilmiş ve Fatih dönemimde, uygulanmaya başlanmıştır. Veli Can adında ünlü üstat, Saz yolu desenini oluşturmaya başlamış, objelere farklı desenler geliştirmeye başlamıştır. Bitki şekilleri, hayvan figürleri, ağaçlar, çiçekler, dönemin en önemli bitkileri, çini sanatında uygulanmaya başlamıştır. Kahverengi ve doğa renkleri, daha sık kullanılarak, bahar havası niteliğinde eserlere yer verilmiştir.


MİNYATÜR SANATI



MİNYATÜR SANATININ TARİHÇESİ



M.Ö 2. Yy’ da Mısırlılar’a ait papirüs yaprakları üzerinde resimler bulunmuş; fakat bu kâğıda iyi resim yapılamadığı ve korunamadığı için zamanımıza fazla örnek kalmamıştır. Yunan ve Roma uygarlıklarında da el yazmalarına değer verilmiş, deri üzerine resim yapmışlardır. Orta Asya Türk şehirlerinde yapılan arkeolojik kazılarda, milattan birkaç yüzyıl öncesine ait minyatürlü el yazma kitap ve resimler bulunmuştur.

Minyatür, M.S. , 2.yy’da Mani dinine mensup olanlar tarafından Orta Asya’da yayılmıştır. Mani mabetlerinde saklanan ve ayinlerde kullanılan sancaklar, sayfalar ve büyük resimler vardır. Uygurlar zamanından kalan minyatürler ‘‘Maniheist’’ yazmalardan sayfalar, dini ve dünyevi sahneleri canlandırır.

Bu minyatürler, İslâm minyatürünün de kaynağı olmuştur. 8.yy’da Uygur Türklerinin çok ileri bir kitap ve minyatür sanatları olduğu, kalan sayılı eserden ve kaynaklardan anlaşılmaktadır. Selçuklu duvar resimleri ile birlikte minyatürler 9.yy’da daha ilk bakışta Çin resminden ayrılan karakteristik bir Orta Asya Türk resim üslûbunu açıkça gösterir. İlk İslâm minyatürleri kaybolmuştur. Uygur resim ve minyatür üslûbu zamanla birçok değişiklik geçirmiş; fakat esasları bozulmadan 15.yy ortalarına kadar devam etmiştir.
Orta Asya’dan bu sanatı batıya getirerek Gazne, Rey, Keşan, Musul ve Anadolu’ya yerleştirilmiştir. Müslüman sanatçıların, hangi milletten olduğu çoğu zaman tespit edilememiştir. Türk olduğu halde Arap ve İranlı ismi taşıyan ressamların sayıları çoktur. Türk – İran minyatürlerini yakından incelersek en meşhur üstâdların Belh, Horasan, Herat ve Buhara’lı olduklarını görürüz. Orta Asya ve Türkistan’da doğan bu sanat, Hindistan ve İran’a geçerek yeni birer ekol olmuşlardır. Fakat Arap ve Türk minyatürleri çok farklı karakterdedirler.
Minyatür olarak Selçuklu üslûbunu gösteren eserler 12.yy sonlarından itibaren görülmeye başlanmıştır. İslâmiyet devrinde Türklerin yaptığı eserler; resim yasak olmasına rağmen, dini karakterler taşımayan resimlere karşı hoşgörülü davranılması ile tarih ve ilim kitapları minyatürlenmiştir. Anadolu, Suriye, Mısır bölgelerinde ‘‘Selçuklu çığır’’ denilebilecek bir dönem yaşarken 13. Yy sonu – 14.yy başında İlhanlılar’ın Hakimiyeti ile Uygur ressamları minyatür sanatında parlak bir dönem başlatmış, Merga ve Tebriz gibi merkezlerde Uygurlu sanatçıların elinde minyatür sanatının şâheserleri meydana gelmiştir.

MİNYATÜRDE İŞLENEN KONULAR



Minyatür sanatı önceleri el yazma kitapları süslemek, yazılan konu hakkında bilgi vermek amacıyla ortaya konulsa da sonraki dönemlerde saraydaki olayları, seferleri resmetmek için gelişmiştir. Bugün bu minyatürler kıymetli birer tarihi belge özelliğindedir. Minyatür; genel olarak zamanın örf ve âdetlerini, giyim kuşamı, Osmanlı Türk tarihini anlatır.

Bahçe resmi yapan “tarrah” portre yapan “şebihvist” olarak anılırdı. Ayrıca el yazma eserleri bezeyene“müzehhip”, cetvelleri çekene “cetvelkeş”, boya hazırlayana “renkzen”denir.
Seferler, Saray yaşamı, Portreler, Topkapı Sarayı, Şenlikler, Edebi Eserler, Dini olaylar, Doğa ve kent görünümleri,
Günlük yaşam sahneleri, Doğa Üstü Yaratıklar, Kadın ve Erkek Tasvirleri minyatür’de işlenen konulardır.

Minyatür Sanatında Kullanılan Malzemeler



1 ) Boya: Osmanlı Dönemi Sanatçıları, toprak boyalar kullanmış , renklerin karışmaması için yumurta sarısı eklenerek boyanın kağıda sabitlenmesi sağlanırmış. Daha sonraları bir miktar tutkal, birkaç damla üzüm suyu karıştırılarak kuruyan boyanın suyla tekrar açılması sağlanırmış. Günümüzde Alman (Schmincke) İngiliz(Winsor & Newton) ve Rus(St. Petersburg) profesyonel suluboyalar kullanılmakta. Ayrıca boyayı sabitlemek için çeşitli medium’lar bulunuyor. Zemin boyamalarında akrilik boyalardan faydalanılmakta. (tam örtücü olmalı) mürekkep de kullanılan malzemelerden.

2) Fırça: Osmanlı döneminde 3 ay’a kadar olan kedi yavrularının gıdı tüyleri fırça yapımında kullanılırmış. Artık sanat malzemeleri satan dükkanlarda çok kaliteli ve iyi sonuç veren fırçalar bulunuyor. Tercihen DaVinci_10 serisi ve “Winsor Newton-7 serisi”. Fırça nasıl seçilmeli? Dibi etli, kılları uzun, ışıkta bakıldığında ucu sıfırda bitmeli. Tek, uzun bir kılı olmalı, buna kılavuz kıl denir.
3) Kağıt: Eski yöntemlerle kağıt hâlâ yapılmakta. “Aher ve Murakka” minyatürün olmazsa olmazı. Ebrû yapılmış kağıtlar da bir çok sanatçının tercihi. Şekersiz nişasta suyla boza kıvamında pişer, soğur, kağıda sürülür. Kurutulup mührelenir (parlatma). Bu kağıda “ aherli kâğıt”denir. Bir başka yöntem de yumurta akı şap ile kestirildikten sonra kağıda sürülüp kurutulur ve mührelenir. Şap ve şekersiz nişasta kullanılması kurtların zaman içinde kağıttan uzak durmasını sağlar. Aherli kağıtlar “murakka” denen yöntemle boyamaya hazır hale getirilir. Her minyatür sanatçısı kağıdını ve murakkasını kendi yapabilir yada zaman kazanmak için hazır alır. Murakka yapılmış kağıdın avantajı yanlış yapıldığında kolay silinebilir olmasıdır. Bir kişilik yani tek kağıt için: 2 kaşık nişasta, 1 jelatin tablet ideal ölçüdür. Kağıt Tavlama: Islattıktan sonraki uzama sürecidir. Uzayamaz duruma gelince kağıt “tavlanmış” demektir. Asitsiz(kraft) kağıt çeşitli doğal malzemelerle boyanır, gerilerek kurutulur. Tek kat olduğu gibi birkaç kat üstüste de yapılabilir. Daha sonra mührelenir. Murakka yapılmış kağıt, boya ile ıslandıkça dönmez.

Minyatür Sanatının Önemli Ustaları



Minyatür sanatında birçok yetenekli nakkaş olmasına rağmen bazıları hem tarzıyla hem de getirdikleri yeniliklerle göze çarpar. Dönemlerinde bu sanata değer katmışlardır. Aşağıdak tanıttığım 3 nakkaş, yaşadıkları devirde yaptıkları yeniliklerle beni en çok etkileyen sanatçılardır.

Ali Üsküdâri:
2. Mustafa, 3. Ahmed, 1 Mahmud, 3. Osman, 3.Mustafa devirlerini yaşamıştır.18. yy. başlarında Sultan 3. Ahmet zamanında en güzel eserleri vermiş olan nakkaş çiçek resimlerinin yanı sıra lâke kubur (silindirik kutu), sadak ve lâke cilt de yapmıştır. Hem hataîlerle yarattığı geleneksel süsleme üslûbuyla hem de natüralist çiçek üslûbuyla son derece zarif eserler vermiştir. Gölgelendirme yaptığı çiçekleri genellikle tek tek çalışmış, bazen de yanına çiğdem, menekşe gibi küçük bir çiçek ekleyip kurdele ile bağlı olarak göstermiştir. Osmanlı sanatında saz üslûbunun ilk temsilcisi olan “Şahkulu”nun üslûbuna kendine has yorum katmış çok seçkin örnekler vermiştir. Havalı boyamayı (çift tahrir) hemen bütün eserlerinde kullanmıştır. Çok iyi bir müzehhip olan nakkaşın bizi ilgilendiren özeliği “çiçek ressamlığı”dır. Yaşadığı dönemin sanat anlayışını yansıtan hem doğal hem de yarı stilize edilmiş çiçekler eserlerinde ön plana çıkar. Çiçeklerin doğal yapıları korunarak, gerçekçi gözle resmedilmiş, tarama ve noktalamalarla hacimlendirilmiştir.(Sümbülnâme 1736) “Mecmû-i Gazeliyyât” 1727 tarihli ve herbiri ayrı sayfada yer alan 30 çiçek resmi içeren şiir kitabıdır. Çiçeklerin herbiri 61x177mm ebatlarındadır. Ayrıca 40 çeşit sümbül minyatürünün yer aldığı “Sümbülnâme” önemli eserleridir.


Matrakçı Nasuh el Silâhî:

Osmanlı minyatüründe yeni bir tasvir türünün yaratıcısıdır. Aynı zamanda kağıttan kaleler yapmada usta, matematikçi, hattat ve yazardır. “Matrak” denilen ve o devirde sevilen bir oyunun da mûcididir. Kanunî’nin Irak ve İran’a yaptığı seferlerde kendisine eşlik ederek, geçilen güzergâhtaki liman, kale ve kentleri kısmen kuş bakışı ve yarı topografik bir görünümde, figürsüz olarak resmetmiştir. “Beyân-ı Menâzil-i Sefer-i Irakeyn” adlı eseri Kanûni Sultan Süleyman döneminde gelişen gerçekçilik akımına uymaktadır. Bu tarzı ilk uygulayan sanatçıdır yani tam bir Rönesans tipidir. Kitabın yazarı ve ressamı olan Matrakçı İstanbul’dan hareket eden ordunun konakladığı yerleri anlatır ve resimler. Son eseri ise “Tarih-i Feth-i Şikloş ve Estergon ve Estonibelgrad ”tır. Eserlerindeki herbir resmin belge niteliğinde olduğu araştırmalarda tespit edilmiştir. Sadece kentlerin görünümü değil, çöl olan araziler ve bitki dokusu da işlenmiş, yaşayan hayvanlar dahil gösterilmiştir.


Levnî:
Lâle Devri olarak bilinen dönemde “Levnî” mahlaslı Abdülcelil Efendi öne çıkmıştır. Edirne’de doğmuş, devşirme olarak saraya girmiş ve zamanın ünlü nakkâşlarından ders almıştır. Kısa sürede saraya nakkâşbaşı olmuştur.
Eserlerinde bilinen resim anlayışının dışına çıktığı görülmektedir. Minyatürlerinde Batı resminin etkisi az da olsa hissedilir. Arka plandaki doğru perspektif ile çizilmiş binalar, gittikçe küçülen ağaçlar bu hissi vermektedir. Seçtiği konularda renk uyumu, hareket kıvraklığı, değişik ifadelerdeki yüzler hayranlık uyandırıcıdır.
Döneminde ilk Türk matbaasının da kurulmuş olması sanatını etkilemiştir. Geleneksel kalıpları yeni bir anlayışla yorumlamıştır. 48 kadın ve erkek tasviri içeren bir albüm yapmıştır. Figürleri çiçeklerle süslenmiştir. Bazen bir kadının hotozunda, bazen de bir erkeğin elinde. Bununla da yetinmeyerek giysilerinde, giysilerdeki oyalarda, hep çiçek vardır.
“Silsilenâme”, Sultan Osman’dan 3. Ahmed’e kadar olan padişahların portrelerini içerir. “Surnâme-i Vehbi”de ise 137 minyatürü vardır. 3. Ahmed’in 4 şehzâdesinin sünnet şölenini anlatır. O da bir Rönesans tipidir.